Her ebeveynin albüm karıştırırken karşılaştığı o klasik, masum ama kaçınılmaz bir soru vardır. Can da tam o yaşa gelmişti. Annesi ile babasının düğün fotoğraflarını gördüğü an, o malum soruyu sordu:
– “Baba ben sizin düğününüzde neredeydim? Beni neden götürmediniz? Babaannem de orada, ben kiminle kaldım?”
Annelerin ve babaların bu soruya verdikleri cevap da nesillerdir değişmez. Kenan Bey de o tanıdık, sakin cevabı verdi:
– “Sen daha doğmamıştın canım oğlum.”
– “Neden doğmamıştın ama ben baba? Ben de orada olmak istiyordum. Ya bana ne, bana ne, beni de götürseydiniz!”
Çocuk dünyasının o tatlı mantığıyla sorulan bu masum sorular, her anne babanın yüzünde değişmeyen tek bir tepkiye sebep olur: Sıcak bir tebessüm.
Yaş Büyüdükçe Değişen İstekler ve Kaybolan Tebessümler
Yıllar hızla geçti, Can büyüdü, o eski fotoğraf albümü de rafa kalktı. Fakat değişmeyen bir şey vardı; Can hâlâ soru soruyordu. Ancak bu kez soruların tonu da, hissettirdikleri de çok farklıydı:
“Benim pantolonum nerede?”
“Kahvaltıda ne yiyeceğim?”
Yaşı büyüse de isteklerin altındaki o dayatıcı ve benmerkezci yapı hiç değişmiyordu:
“Beni neden çağırmadınız?”
“Ben böyle istiyorum!”
“Ben yapmak istemiyorum, sen yap.”
“Ben sevmiyorum, gitmeyelim.”
“Ben böyle istiyorum, anlamıyor musun?”
Artık bu cümleler annesine ve babasına hiç de masum gelmiyordu. Yüzlerde o eski tebessümden eser kalmamıştı. Kenan Bey ve eşi, çocuklarının geleceği adına derin bir endişeye kapılmışlardı. Kendi kendilerine şu can alıcı soruyu sormaya başladılar:
Hayatını sadece bu cümleleri kurarak devam ettiren bir insanla, yarın bir gün kim, nasıl sağlıklı bir ilişki kurabilir?”
Diyelim ki bir şekilde böyle bir insanla bağ kuruldu; peki bu ilişki ne kadar süre sağlıklı gidebilirdi? Her şeyin tek taraflı olduğu bir ilişkide tartışmanın, ortak nokta aramanın bile anlamı kalmazdı. Terazinin hep tek bir tarafına ağırlık koyunca, tartmanın ne anlamı vardı ki?
“Hep benim isteklerim olsun, hep benim sevdiğim yapılsın, insanlar benim isteklerimi yerine getirmek için çabalasın…” İyi de, karşıdaki de bir insan ve onun da sınırları, istekleri var. Kendi dışımızdaki insanları yok mu sayacaktık?
Bu kördüğümü çözmek için bir bilene danışmanın vakti gelmişti. Kenan Bey’in halası, durumu gözlemledikten sonra oldukça sakin bir ses tonuyla cümlelerini sıraladı.
İlişkilerdeki Gizli Yara: “Ben” Virüsü
Hala, ebeveynlerin düştüğü o büyük tuzağı tek bir kelimeyle özetledi:
Hayat isteklerimizi yerine getirmek üzere kurulu olunca; ‘Hep biri yapsın’, ‘Hep bana yapsın’ düşüncesi doğar. Böyle olunca da ilişkiler ağır yaralar alır çocuklar. Can’ın sorduğu ve sizi sinirlendiren bu soruların ortak bir özelliği var. Sizi ondan uzaklaştıran gizli bir detay…”
Kenan Bey ve eşinin gözleri pürdikkat açılmıştı. Hala devam etti:
“Ben.” dedi. “Evet, tüm bu krizlerin ortak noktası ‘ben’. Hep ‘Ben’ diyen bir insana nasıl ulaşacaksınız ki? Onun dünyasında, onun karşısında siz aslında yoksunuz.”
Oda bir an sessizliğe büründü. Hala, derin bir nefes alarak ebeveynliğin unuttuğumuz o konforlu alanını hatırlattı:
“Her insanın istekleri vardır ve bunun için çabalar. Fakat sizin hayattaki tek rolünüz ve isteğiniz bu çocuğa sadece ebeveynlik yapmak değil, değil mi? Siz aynı zamanda bir komşu, bir kardeş, bir arkadaş, bir yeğensiniz. Dahası, ebeveyn olmanın sadece zahmetini değil, konforunu da yaşamak hakkınız. Sadece sizin fedakarlığınız üzerine kurulu bir hayat ne kadar sürdürülebilir?”
Çözüm: “Ben” Olabilmek, “Sen” Diyebilmekten Geçer
Evet, halanın ne demek istediğini çok iyi anlamışlardı. Can’ın neden okulda arkadaşlıklarını sürdüremediğini, neden evde sürekli gergin ve tatminsiz olduğunu şimdi net bir şekilde görüyorlardı. Her şey tek bir kelimenin gölgesinde kalmıştı: “Ben…”
Birer anne ve baba olarak oğullarına acilen fark ettirmeleri gereken büyük bir yaşam gerçeği vardı. İnsan hayatını sadece ‘ben’ diyerek sürdüremezdi. Sürekli kendini var etmeye çalışmak, sınır çizmek yerine duvarlar örmek, aslında kişinin kendine vereceği en büyük zarardı. Üstelik acı olan şuydu; insan ‘ben’ dedikçe, başkalarının gözünde aslında görünmez oluyordu.
Peki bu problem nasıl çözülecekti? Can’a dünyanın kendi etrafında döndüğünü zannettiren neydi?
Kenan Bey, çuvaldızı kendine batırması gerektiğini anladı: “Can’ın şikayetlerinin kaynağı kendisi. Biz de Can’dan şikayet ediyoruz. O zaman bu davranış kalıbının kaynağı da biziz. Ona bu alanı biz açtık.”
Neyse ki hiçbir şey için geç sayılmazdı. Hâlâ çocukları üzerinde rehberlik yetkileri vardı. Stratejiyi değiştireceklerdi: Can’ına birileri için karşılıksız bir şeyler yapmayı sevdireceklerdi.
Hep ‘ben’ diyen bir çocuğa, sağlıklı bir birey (ben) olabilmenin yolunun, aslında karşısındakine ‘sen’ diyebilmekten ve onun alanına saygı duymaktan geçtiğini öğreteceklerdi. Gücünün ölçüsünde, başkalarının hayatına dokunmayı, paylaşmayı sevdireceklerdi ona.
Kenan Bey ve eşinin kafası şimdi çok daha rahattı. Sorunu teşhis etmişlerdi, şimdi sevgiyle ve kararlılıkla harekete geçme zamanıydı.
“”Ben” Dedikçe Görünmez Olan Çocuklar” için 6 yanıt
-
Ne zaman kendinden çıkarsa o zaman bunu görebiliyor insan🌸
-
Kendinden çıkamayan insan ilişkilerinde çok zorluk yaşıyor. İlişkideki ihtiyaç giderme kısmından yoksun şekilde ilişkileri bir yere kadar devam ediyor.
-
Geçen gün havaalanında annesinin küçük çantasını bile taşımak istemeyen ağlayan zorlayan çocuklar gördüm.. Tam da bunların üstüne bu yazı çok güzel oldu. Bütün aileler bundan şikayetçi aslında… Çözüm içinde güzel bir öneri olmuş Emeğinize sağlık.
-
Önce sen diyebilenin, önce sen diyeni olur. Önce sen demesini öğren ki, bencillikten çıkabil.
-
Hayatta hep ben diyen insanla kurulan ilişkiler bozulmaya mahkumdur
-
Ne kadar açık aslında sürekli ben demenin zararı önce kendimize sonra etrafımıza faydası yok o anki duruma göre ben olabilmem için önce sen diyebilmem önemli emeğinize sağlık güzel olmuş.
Bir yanıt yazın